Bir gün ben gazetede, hacca giden hacılarımızla ilgili bir haber okurken, postacı askerde olan oğlum Yılmaz’dan bir mektup getirir. Bu mektup aslında küçük oğlum için yazılmıştır. İçinde 4 satırı zor geçer bir mektup da benim içindir. Şimdi oğluma yazdığım mektubumu birlikte okuyalım:

Yılmaz Oğlum;

Yılmadan yazdığın mektubunu ben de yılmadan okudum.
Mektup yazdığına, öğrettiklerimi aynen yaptığına çok sevindim.
Herkes babasından öğrendiklerini yapar.
Ben de babamın bana öğrettiği beş zaman namazımdan başka; kaza, teravih, bayram, korku, cenaze ve NAFİLE namazlarımı kılıp sana bol, bol dua gönderiyorum. Bilmem alıyor musun?
Yalnız dualarımda bir kesinti oldu. Bir ikindi namazını kaçırdım. Akşamdan biraz fazla içtiğimden yorgundum. Peşine düştüysem de yetişemedim. İşte, bu namazım kazaya kurban gitti. Başkaca da kurbanımız olmadı.
Kurban olduğum kurban bayramını kurbansız geçirdik. Ama üzülmedim. Çünkü gazetede okuduğuma göre, bizim hacca giden Hacivat hacılarımız bol, bol kurban kesmişler. Bu bolluk o kadar fazlaymış ki, 3.000 koyunu kuma gömmüşler. Bu 3.000 koyunun 1'ini bize, diğer 2.999'unu da Afrika'daki açlara sayarsak kurbanlar tamam. Fakat 17 hacımızı da Şeytan’a kurban verdik.
Bu kurban olayı şöyle olmuş: Sayın hacca giden Hacivat hacılarımız Şeytan’ı taşlarken, Şeytan’ı taşlama işini paylaşamayan hacılarımız tarafından ezilerek kurban olmuşlardır.
Geçen yıl da bir bakanımız deve tarafından ısırılarak gazi hacı olmuştu.
Bu Şeytan’ı taşlama işi aynen şöyle olmaktadır: Hacca giden sayın hacılarımız ellerine aldıkları taşları Şeytan’a atarlar. Şeytan da, sayın hacılarımız fazla yorulmasınlar diye önlerinde saygı ile bekler. Bu Şeytan’ı yalnızca hacılarımız görür. Diğer insanların ve bilimin gözü kör olduğundan onlara ne gözükür ne de taşlasınlar diye önlerinde bekler.
Gözlerinden öperim.

Yukarıdaki mektup oldukça düşündürücüdür. Mutlaka birkaç kez okunmalıdır. Her okunuşta daha da anlamlı olacaktır. Yukarıdaki olayda, Şeytan’ı taşlama işinden ölen hacılarımızla ilgilidir. Yollarda kaybettiklerimiz hesapta yoktur.
Yıl 2006. Yine aynı gazete ve bir başka haber. Özetle:’’HAC’DA FACİA
Yine Şeytan’ı taşlama, yine izdiham. 367 ölü, çok sayıda da yaralı. (Star, 13 Ocak 2006).
Tanrı’nın yarattığı Şeytan doymak bilmiyor. Bizimkiler de akıllanmak… 

BİR DELİNİN DÜŞÜNCELERİ adlı eserden alınmıştır.

Benim bir akrabam 2. kez evlidir. Dindardır. Cennete gideceğine emindir.
Ben, bu akrabama şu soruyu sordum: Sayın akrabam, sen şu anki babamla cennete gittin. Şu an ikinci kocanla cennettesin. Birinci kocan, yani eski kocan subaydı, 1974 Kıbrıs savaşında öldü. Yani şehit oldu. Şehitlerin hepsi cennete gider. Bu adamın ilk ve tek karısı da sendin. Şimdi sen, ikinci kocanla cennetteyken ya eski kocan da oraya gelirse ne olacak?
Sus, öyle saçma soru olur mu? Dedi. Ben de, bu adam şehit olduğu için cennet garanti ve oraya gelip, şimdiki kocana ‘yahu bu karı benim’ diyecek. Şimdiki kocan da ‘yahu olur mu, sen Kıbrıs’ta öldün, ben de dul kalan karını aldım. Bu benim nikahlı karım’ diye kendisini savunacak. Şehit kocan da ‘bu benim karım, ben de nikahlı iken şehit oldum. Karımı istiyorum’ demez mi?
 

BİR DELİNİN DÜŞÜNCELERİ adlı eserden alınmıştır.

Sevgili Tanrı, şu andaki eksiklerimi yazıyorum: Yeni bir bisiklet, bir kimya seti, köpek, film makinesi, beysbol eldiveni. Hepsini gönderemezsen birazı da olur. Seni seven Eric-5
Not: Noel Baba’nın olmadığını biliyorum.
Canım Tanrı, Astronotları öyle yukarı fırlatıp fırfır döndürmelerinden ödüm kopuyor. N’olur onların bizim evin çatısına düşmelerine izin verme. Dostun Norman-4.5
Sevgili Tanrım, İnsanların ölmelerine izin verip yenilerini yapmak yerine neden elindekileri tutmuyorsun? Jane-6
Sevgili Tanrı, Lütfen bana bir midilli gönder. Senden şimdiye kadar hiçbir şey istemedim. Bunu da herhalde unutmazsın. Bruce-4
Sevgili Tanrı, babam çok aksi… Onu bu huyundan vazgeçirmeni istiyorum. Ama lütfen canını yakma. Sevgilerle. Martin-5
Sevgili Tanrı, Bulutlardan biri yüzünü öyle korkunç yaptı ki ödüm koptu. N’olur söyle ona bi’ daha öyle yapmasın. Ellen-3
Sevgili Tanrı, Sahiden var mısın? Bazıları buna inanmıyor: Eğer varsan gecikmeden bir şeyler yapmanda fayda var. Harriet Ann-6
Sevgili Tanrı, Eğer hiç kimse bilmeyecekse iyi olmanın ne yararı var? Mark-8
Tanrı’cım, Üst kattakiler durmadan bağıra çağıra kavga ediyorlar. Bence yalnızca çok iyi arkadaşların evlenmesine izin vermelisin. Nan-5
Sevgili Tanrım, Ne diye bu kadar çok insan yarattın. Başka bir dünya daha yapıp fazlalıkları oraya koyamaz mısın? J.B.-7
Tanrım, İnsanlara ruhları her zaman doğru mu dağıtıyorsun? Yanlış yapabilirsin. Audrey-8
Sevgili Tanrı, Sen tuhaf ne yaparsan yap herkes hayran oluyor; ama ben ufacık bir şaka bile yapsam yiyorum fırçayı. Jodie-6,5
Sevgili Tanrı, Bizi hiç merak etme çünkü bizimkiler çok dindar. Teddy-9
Sevgili Tanrı, Bende senin dışında bütün liderlerin resmi var. Norman-6
Tanrım, şişman olunca kimse senin arkadaşın olmak istemiyor. Billy Jean-9
Sevgili Tanrım, Oğlanlar kızlardan daha mı üstün? Biliyorum sen de onlardansın ama gene de dürüst olmaya çalış. Sylvia-5
Sevgili Tanrı, Kitabını okudum ve beğendim. Bütün o fikirler nereden geldi aklına? John-8
Sevgili Tanrı, Zürafaların görünümünü isteyerek mi böyle yaptın, yoksa yanlışlıkla mı oldu? Norman-4
Tanrım, İncil’de neden hiç karının adi geçmiyor? Yoksa İncil’i yazarken daha evlenmemiş miydiniz? Larry-6
Sevgili Tanrım, Tamam İncil’de öbür yanağını çevir dedin biliyorum; ama kardeşim gözüme vurunca ne yapacağım? Sevgiler, Teresa-5
Sevgili Tanrı, Tanrı olduğunu nasıl bilebildin? Charlene-3
Sevgili Tanrı, Senin yaşına geldiğimde tıpkı senin gibi olmak istiyorum. Tamam mı? Tommy-4
Sevgili Tanrım, Eğer Tanrı ben olsaydım bu kadar iyi olmazdım. Bunu aklından çıkarma. Michelle-6
New York’a gittiğimizde St. Patrick Kilisesini gördüm. Bayağı güzel bir evde oturuyorsun. Frank-6
Sevgili Tanrım, niçin hiç televizyona çıkmıyorsun? Kim-6
Sevgili Tanrı, öldükten sonra yasayacaksak, niye olduruyorsun? Joe-6
Sevgili Tanrı, yeni öyküler yazamaz mısın? Yazdıklarının hepsini okuyup, bitirdik ve tekrar basa donduk. Terri-7
Yağmurun ne kadar süreceğini nereden biliyorsun? Micheal-6
Doktor olmak istiyorum. Ama o aklına gelen nedenden değil. Fred-7
Niçin daha sonra yeni hayvanlar bulup göndermedin? Hala eskileri ortada donup dolaşıyorlar. John-5
Ezip durduğum karıncaların umarım sence bir önemi yoktur. Alis-6
Gönderdiğin bebeği geri almazsan, odamı temizlemem. Joi-
Kiliseye sözüm yok. Ama daha iyi müzikler yazabilirsin. Umarım, yazdıklarıma kırılmazsın. Dostun Barri-7
Sevgili Tanrım, Eğer Tanrı ben olsaydım bu kadar iyi olmazdım. Bunu aklından çıkarma. Michelle --6
Sevgili tanrım sen zengin misin yoksa sadece ünlü mü? STEVEN
Sevgili tanrı, güneşi niçin ona en çok ihtiyaç duyduğumuz geceler dışarı bırakmıyorsun? BARBARA
Niçin gökyüzünü mavi, otları yeşil yaptın? Elinde sadece bu renkler mi vardı?
Sevgili tanrım, öğretmenim günlerin önce uzayıp sonra kısaldığını söyledi. Artık bir karar vermelisin. MİNDY
Hatırlarsın, bir keresinde çok kar yağdı da okullar kapanmıştı ya, bir kerecik daha olmaz mı? GUY
Senin yaşına geldiğimde tıpkı senin gibi olmak istiyorum. Tamam mı? TOMMY 4

BİR DELİNİN DÜŞÜNCELERİ adlı eserden alınmıştır

Geleneksel ise sorun yok.
Değilse, nedeni nedir?
Soru budur. Yanıtı da başın altında, yani başörtüsünün altında aranmalıdır.
Benim annem de başını örter. Bu bir gelenektir. Gelenekler, atasaldır. Yani, atalarımıza saygı göstermek, onları yaşatmak ve anmak içindir.
Annem başını bunun için örterdi. Başörtüsü, etnik (budunsal, kavimsel) ise sorun vardır. Üstelik bütün bunlar bir siyasal amaç taşırsa; bunun sonuçları korkunç olur.
Bu siyasal amaç dinsel olursa daha da korkunç sonuçlara gebe olur. İnsanlar arasında dinsel, ırksal (şoven) ayrımcılık hiçbir ülkeye yarar sağlamamıştır. Hoşgörüyü yadsır. Huzursuzluk kaynağıdır. Benim ülkemde dinin sembolü olarak kullanılıyor. Yalnız bununla da kalmıyor, bazı kadınlarımız, öylesine giyiniyorlar ki; halk arasında bunlar ‘’karafatma’’ diye adlandırılıyor. Halk deyimi olmuştur. Karafatma, hamamböceğine deniyor. Tek gözlerine kadar örtünenler var. Namus kavramı bu olabilir mi? Diğer çağdaş kadınlarımız namussuz mu? Yoksa bunlar, namuslarını kara elbiselerle korumaya mı çalışıyorlar. Kadınlarımızı rengarenk insan dalgaları şeklinde mi, yoksa kara dalgalar halinde mi görelim? Böylesine iç karartıcı görüntü…
Kadınlarına mı güvenmiyorlar, kendilerine mi?
Bence; kadınlarına, kendileri gibi düşündükleri için güven duymuyorlar. Doğal olarak saygı da…
Namus gibi kutsal bir kavram, kara elbise altında korunamaz. Elbiseye güvenilemez, emanet edilemez. Namus, zor erdem, zor şartlar altında korunmalıdır. Namusun değeri buradadır.
Siyasal İslam’ın sembolüdür türban.
Dinsel ayrımlar yüzünden tarihte nice kanlı savaşlar olmuştur. Haçlı savaşlarından tutun da günümüze kadar olanlarını şöyle bir düşünün yeter. Amaç buysa, insansal sonucu olur mu?
Siyasal İslam ise kadınlarımıza yer vermez. İki kadın tanık, bir erkek tanık yerine geçer. Yönetici, imam, olamaz. Kadın peygamber hiç olmamıştır. Bazı peygamberler, kadınlarından harem bile kurmuştur. Kadına çok değer verdiklerinden mi?
Kuran’da miras hakkı bile kadınlar için çok kısıtlıdır. Özellikle kadınlarımıza Kuran’ı Türkçe olarak, yavaş, yavaş ve anlayarak okumalarını öneririm. Aslında, ‘ben Müslüman’ım’ diyen herkes mutlaka kutsal kitabını kendi diliyle okumalıdır.
Atalarımızın okuma yazma oranları çok azdı. Hep kulaktan dolma bilgilerle yetiştik. Bu bilgilerin birikimlerinde kendilerinin ve kendilerinden öncekilerin de kendilerinden kattıkları, gelenek kalıntıları da olamaz mı? En sağlam kaynak ‘kutsal kitap’ değil mi?
Teokratik (din devleti) yöneticiler kendi çıkarları gereği, birçok şeyi değiştirmiş olamazlar mı?
Artık okuma yazma oranımız yüksek. Peki, Kuran’ı neden çok az kişi okumuş? Kendisine Tanrı tarafından hesap soracağına inanan bir inançlı kişiye Tanrı; ‘’Ey kulum, neden benim kitabımı okumadın?’’ derse, ne yanıt verecek?
Avrupa Birliği’nin esiri olmak isteyen bir siyasal parti başkanı; Avrupa’nın en yetkili mahkeme kararına itiraz ediyor. Çelişkiye bakın. 

BİR DELİNİN DÜŞÜNCELERİ adlı eserden alınmıştır

‘’Herkes zengin (varsıl) olamaz’’ derseniz, doğrudur. Fakat ‘’herkes varsıl olursa, kimse çalışmaz’’ derseniz, bu yanlıştır.
Açıklayalım:
Varsayalım ki; dünyada yaşayan tüm insanlar, şu an dünyanın en varsıl insanı her kimse, bundan da en az on kat daha varsıl olsun. ‘’Oh be, sonsuz ömrüm olsa bile, hiç çalışmam’’ derseniz, yanlışınıza devam edersiniz. Haklısınız; servetiniz, en büyük banknot bile olsa, bunu para sayma makinesi ile bile saysanız, ömrünüz yetmez. ‘Allah, size uzun ömürler versin,’ derken, Ahzab suresi 50.ayeti okuyorum. Bu kadar varsıllığın sayısal değerini yazmayı bile bilemem…
Konumuza dönelim: Dünyadaki herkes bu kadar varsıl oldu. Peki, kim kimin işini yapacak sorusunu boş verseniz bile, kendi işinizi kime yaptıracaksınız, sorusuna yine siz yanıt bulmalısınız. İlle de benim yanıtımı soruyorsanız; ben, ‘’herkes daha çok çalışır’’ diyeceğim. Herkes, yapılan bütün işleri kendisinin yapması gerekecektir. Herkesin, dünyada bugün sayısı yaklaşık olarak on bine yakın mesleği bilmesi gerekir. Yemek yapmak için aşçı, analiz için laborant, elbisesi için dokumacı, hastalığı için ilaççı ve doktor, elektriği için teknisyen vb. gibi durumları da kendisinin yapması gerekecektir. Lavabosu tıkansa, bunu da kendisinin yapması gerekecektir. Bu iki kez iki gibi bilimseldir, gerçektir.
Tüketim için üretim ve yeniden üretim için de üretim yapılmalıdır.
Yemeğimizi, çamaşırımızı, banyomuzu, saçımızı, çöplerimizi, çiçeklerimizi, yazılarımızı, fotoğraflarımızı, müziğimizi ve daha birçok şeyimizi biz, yalnızca kendimiz yaparız. Yani, daha çok çalışırız.
Gerçek ile hakikati biri birine karıştırmayalım. Gerçek; kendinizsiniz, hakikat; aynadaki görüntünüzdür.
Gerçekçi düşünelim: Bir kere fakirlik (yoksulluk) ortadan kalkar, insanlar eşit olur. Çalışmak, emek harcamak, ürün (meta ile karıştırmayalım) emekseldir. Değerdir. Varsıllığın, kısacası insansallığın bir sonucudur.
Varsıllık, insan emeğiyle olursa, kutsaldır. Gerçek değerlerdir. ‘Milli piyango, kara para v.b. gibi nedenlerle de varsıllık olur’ derseniz, bu kutsal ve insansal olmadığı gibi, şu anki konumuz değildir. Bir başka zaman bunu da konu edeceğiz.
İnsanlaşmak için haydi çalışalım, daha çok çalışalım. Daha da insanlaşalım ve paylaşalım. Eşitlikte, suç olmaz veya çok daha az olur?

Bence, öğretmen veya öğretici olabilmek için önce öğrenmek gereklidir. Hatta zorunludur. İnsanı ve insanlığı oluşturan en önemli bir özelliktir.
Bizim öğretmenlerimize bakıyorum. Bırakın yeni şeyleri öğrenip, öğrendiklerini de aktarmayı, yalnızca öğrendiklerini tüketmektedirler. Bu durum da doğal olarak yerinde saymayı ve ezberciliği beraberinde getirmektedir.
Öğretmen demek; sürekli olarak öğrencilikten kurtulmayan, mutlaka öğrenmek zorunda olmak, bilmek ve bildiklerini başkalarına aktaran, bilgi aracılığı yapan insan demektir. Bu aktarılan bilgileri yalnızca sınıfındaki öğrencileri için değil, çevresindeki tüm insanlar içindir. Bu aynı zamanda bir insanlık borcudur. Zaten şu anki bilim, teknoloji, tarihsel eserler ve bilim olarak da bizden önceki insanlara borçlu değil miyiz?
Annemiz bizi doğurdu, baktı, büyüttü. Bizim annemize borcumuz vardır. Fakat annemizin bizim için yaptıklarını biz de aynen annemize ayni ödeyemeyiz. Annemize borcumuzu ancak, çocuklarımız, hatta tüm ülkemizin çocukları için yaparak ödeyebiliriz. Demek ki biz; borcumuzu borçlu olduğumuza değil, borçlanacaklarımıza ödüyoruz.
Öğretmen, maddeci ve toplumcu olmak zorundadır. Sınıf bilinciyle yoğrulmuş, vatandaşlık görevlerinin yanında tüm insanlığa da borçlu olduğunun bilincinde de olmalıdır.
Metafizik düşüncelerin tamamından uzak olmalı, tüm varlığın, tüm insanlığın malı olduğunun bilincinde de olmalıdır. Sürekli yenilikçi olmalıdır.
Ne yazık ki; bizim öğretmenleriniz –ki bunların içinde gazete yazarları, editörleri, devlet televizyonu ve radyolarındaki sunucular da vardır- günlük konuşma dilinde öylesine yanlışlıklar yapmaktadırlar ki, uyardığımız halde, hala bildiklerinde inat etmektedirler.
Aşağıda vereceğimiz örnekleri birçoğunu bazı yazar ve öğreticilerimiz genellikle kullanmaktadırlar. Ellerine kalem, kağıt versek; ‘’Söylediklerinizi yazı ile yazın’’ desek, genellikle yazı ile yazılışlarını yazamayacaklardır.
Maalesef yerine ne yazık ki,

YANLIŞ DOĞRU
Muhafaza etmek Korumak
İhtiva eder İçeriir
İskonto İndirim
Mahsur Sınır
Mahzur Sakınca
Hamile (argo sözcük "yüklü") Gebe
Detay Ayrıntı

Örnekler çoğaltılabilir.
Birçok gazete ve hatta eczacılık fakültesini bitiren eczacılarımız ‘’gebe’’ yerine ‘’hamile’’ sözcüğünü kullanırlar. Bizden öğrenmiş olmasınlar ama Hamile: Yüklü demektir. Argodur. Gebe: Doğuracak demektir. Askerin sırt çantası, eşeğin semeri varsa, hamiledir.
Bir annenin karnında taşıdığı en kutsal varlığı yük olarak mı görülmektedir? Durum böyle olunca da bebek taşıyan gebe kadın da hamal, yük taşıyıcısı veya eşek olarak mı algılıyorlar? ‘’Gebe,’’ hamile yazmaktan daha kolaydır ve daha az harf içerdiğinden okunması da daha hızlıdır.
Bazı televizyon ve radyo KANALİZASYONLARI ki; -bunlar, bir yerde toplumun öğretmenleridir- onlar daha çok hata yapıyor. Sanıyorum; onların anaları HAMİLE idi, benimki ise GEBE...
Bizim Türkçemiz daha anlamlıdır ve en zengin dillerden biridir.
Türkçe'ye Türkler sahip çıkar.

Aklın birçok tanımı olsa da bence; akıl, karşıt maddeler arasındaki çelişkilerin çözümüdür. Bu tanımın, akıl hocalığı ile hiçbir ilgisi yoktur. Bu durumda Akıl, bende olmayan tek şeydir.
Bence akıl iki türlüdür. (Hadi be oradan, ‘bende olmayan tek şeydir’ dediğin halde, bir de kalkmış akılı türlere ayırıyorsun?), diyebilirsiniz; beni okumaya devam ediniz. 1.Beğenilen, 2.Beğenilmeyen.
Burada beğenilen akıl, kendi aklımızdır. Beğenilmeyen de doğal olarak başkalarının aklıdır. Zaten, konumuzun sorunu da buradadır: Kendi aklımızdan başkasını beğenmeyişimizin nedeni; başkalarının sahip olduğu aklı, kendimizde olan akılla anlayamayışımızdandır. Yoksa beğenilmemek için hiçbir neden olmaz, hatta ona sahip de çıkardık. Bilimselse, beğenmemek için neden yoktur. Bilimsel değilse, eleştirebiliriz veya reddederiz. Demek ki; kabullenebileceğimiz akıl olabildiği gibi, reddedeceğimiz akıl da olabilirmiş. Şu an kendimizde bulunduğuna inanabildiğimiz akıl, tamamen bize mi ait? Yani, bu akıl bizde kendiliğinden mi oluştu?
Ne kadar akıllıca değil mi? Yeter ki, başkalarının aklına aklımız yetsin yeter.
Bir karşımızdakine bir şeyler anlatırken; karşımızdaki bizim anlattığımızı kendi anlayabildiği kadarıyla anlar. Bu durum bizim karşımızdakinden daha akıllı olduğumuzu gösterir. Ancak; biz, karşımızdakine bir şeyler anlatırken, bizim anlatmak istediğimizden daha fazla anlayabiliyorsa, bu da bizim akılımızın karşımızdakinden daha az olduğunu gösterir.
Akıl hiçbir canlıda doğumdan önce yoktur. Bunlar sonradan edinilir. Hiçbir insan yavrusu ana karnındayken akıllı değildir. Yani, ana karnındayken beyinde bilgi yoktur. Kısaca, bu dönemde beyin akıllı değildir.
Peki, akıl eşitsizliği neden kaynaklanıyor veya bu eşitsizlik nasıl düzeltilir? Hadi akıllıysanız, bu soruya yanıt veriniz.
İnsan ne kadar akıllıysa, o kadar da delidir.
Bir insana aptal olduğunu kabullendirirsen, onu akıllı yaparsın.
Herkes kendi aklını beğendiği için başkalarının aklıyla karşılaştırmaz. İşte bunlar aptallardır.

Yasaların anasıdır ve diğer yasalar ona bağlıdır ve kendisiyle çelişemezler. Kralların ve diktatörlerin de anayasaları (kendi yasaları) var. Ayrıca ne olduğu belli olmayan güçlülerin de yasaları vardır. Fakat bizim konumuz bunlar değil; kapitalist ve sosyalist anayasaların karşılaştırılmasıdır.
Kapitalist anayasalarda eşitlik ilkesinin varlığının bir işe yaramadığını küçük bir örnekle verebiliriz: Bir köy düşünelim: Bu köyün merası, herkesin ortak malı olsun. Bu başlangıçta ne kadar güzel değil mi? Yine bu köyde eşit hukukla yaşayan iki kişiyi örnek alalım: Bunlardan birisinin doksan dokuz koyunu, diğerinin de bir koyunu olsun. Mera, köyün ortak malı olduğundan, bu koyunlar merayı eşit olarak paylaşacaklardır. Bu durum koyunlar için eşitlik olsa bile koyun sahipleri için durum aynı mıdır? Doksan dokuz koyunu olan, meradan %99 oranında yararlanırken, bir koyunu olan da %1 yararlanacaktır. Bütün bunlar eşitlik midir?
Ülkemizde anamalcılık (kapitalizm) düzeni var olduğu için doğal olarak da ekonomik modelin yasası olan kapitalist anayasamız vardır. Bizim anayasamızda bulunan özgürlükleri sıralarken, sosyalist anayasaları da karşılaştırmış olacağız.
Herkes istediği kadar mal edinebilir (yeter ki vergisini versin).
Sosyalist anayasalarda bunlar sınırlıdır.
İsteyen çalışır, istemeyen çalışmaz (dilediği kadar tatil yapabilir).
Sosyalist anayasalarda herkes çalışmak zorundadır. Tatil herkes için eşittir. Örneğin, 15 gün.
Kapitalist anayasalarda maaşlar, enflasyon sıfır olsa bile artabilir. Sosyalist anayasalarda maaşlar azalır.
Nasıl?
Sosyalizmin amacı komünizmi kurmak olduğundan, yavaş, yavaş da olsa bazı hizmetler parasızlaşır veya en azından fiyatları düşer. Örneğin; elektrik, toplu taşım, yiyecekler ve buna benzer zorunlu giderler azaltılır. Buna paralel olarak da maaşlar azalır ve sıfıra indiğinde de komünizm kurulmuş olur. Zaten, insanlar maaşlarıyla neler yaparlar: Ev kirası, mutfak, sağlık v.b. gibi şeylere harcamaz mı? Bunları karşılamak ucuzlar veya parasız olursa, maaşa gerek de kalmaz.
Peki, sosyalist bir yönetim bunu nasıl uygular?
Ülkede herkes çalışmak zorunda olduğundan üretim malları devamlı artacaktır. Dışsatımla ülkeye para girdisi artacak ve devlet zenginleşecektir. Bu zenginlikler halka yansır. Doğal zenginliklerden sağlanan gelirler de her iki yönetimde de halka eşit olmasa bile mutlaka yansır. Bunlar, yaşam standardını kolaylaştırır.
Bazıları çalışsın, üretsin; bazıları da çalışmasın ve tüketsin. Seçim sizin.

 İnsan olmak beden taşımak değildir. Konuşmak, okumak, yazmak hiç değildir.
Bence, insan olmak demek; bildiklerini paylaşmak, aktarmak yeni bilgiler kazanmak, geliştirmek, p a y l a ş m a k demektir.
Şimdi, benim bilgilerim; başta en yakınlarım olmak üzere çevremle, tüm insanlarla hatta düşmanlarımla bile paylaşmazsam, insanlık görevimi yerine getirmiş olabilir miyim? Hele, hele de iletişimimi kesmem, insanlardan, insanlığımdan uzaklaşmam demek olmaz mı? İletişim, tüm canlılarda vardır. Bu da onların varlık nedenlerinden birisidir.
Bilgi paylaşımı olmazsa insan olunamaz.
Bilgi, güç, emek, TEKNOLOJİ demektir. Bunları insandan ayırırsak ne olur?
Gerektiğimizde yoksak; gerekliliğimizin anlamı olur mu?
Birbirimize yararımız yoksa zararımız vardır.
Dostlar aranmazsa; dostluk yok demektir. Biz de dost olamayız. Yalnız kalırız. İnsan ise toplumsaldır. Toplunun bir üyesi, bir ortalamasıdır. Bilgi yaratılışta yoktur. Sonradan kazanılır. Bilgi ise; tanıdığımız insanlar ve ürettiklerinin toplamının bireysel ortalamasıdır.
Ben bir devrimci olarak; insan olmanın bilinci ile hiç kimseye bir kötülük yapmadım. En azından bilerek...
Size dünyada kötülük yapacak en son insan benim. BABANIZ.
Oysa ben de hata yapabilirim. Fakat ben bunun farkında olmayabilirim. Eğer, çevremde, ilişki içinde olduğum insanlar bu hatamı bana fark ettirmezlerse; insanlık görevlerini yapmamış oldukları gibi, ben de, hatamı düzeltemeyebilirim. Sanırım bu da iletişimle, tartışmayla olur.

Sayın Gazete
Gazetecilikten daha çok ticaret için bir şeyler satar olduk. Müşteri ‘’bugün hangi gazete ne veriyor?’’ diye soruyor. Bence bu durum; gazetenin yanında bir şeyler satmaktan çok, bir şeylerin yanında gazete satar olduk.
Ben cahil bir bakkalım. Sizin son bayinizim. Yazım hatalarımı bağışlayınız. Ben de sizlerden, doğuracak kadına ‘’hamile’’ dendiğini öğrendim. Halbuki ben, Gebe; doğuracak. Hamile; yüklü, biliyordum. Askere sırt çantası, eşeğe yük
yüklerseniz ‘hamile’ olur. Sayın Gazetecilerimiz ise, bir annenin en değerli varlığı ‘’yük’’ gözüyle görünüyor. Sizin anneniz ‘hamile’ miydi, ‘gebe’miydi? Bir canlının karnındaki yavrusu yük müdür?

Soruyu biraz farklı sorayım: Benim annem, bana gebeydi; sizin anneniz hamile miydi?

Bu makaleye yanıt verecek gazete çıkmadı.

Aynı hatayı televizyonlar da yapıyor.
 

Mecliste bir tartışma başlar. Konu: İki kere iki, beş…
—Hoppala bu nereden çıktı, biz dört diye biliyoruz.
—Hayır, siz şimdiye kadar yanlış biliyorsunuz.
—Olur mu öyle şey?
—Neden olmasın, yanlış bilebilirsin? Şeklinde uzayıp giden tartışmayı meclis başkanı;
—Hey durun bir dakika, onun da kolayı var. Oylamaya sunalım.
Oylama yapılır.
Sonuç: İki kere iki, beş çıkar.
Artık bu bir yasadır. Bu demokratik bir oylama olduğu için hiç kimsenin itirazı da olamaz.
Bu şekildeki oylamalarla evrensel yasalar bile değiştirilebilir.
Milleti temsil eden vekiller, elbette ki milletten daha zekidir. Zeki milletin temsilcileri de doğal olarak zeki olurlar.
Benim ülkemde ne olursa olsun; meclisimiz bunu halleder.
Sen ülkeyi soy, hırsızlık yap, ne yaparsan yap yeter ki meclisimizde oylansın tamam.
Erbakanlar, Mutlu Yılmazlar, Demirdeneller, Çinler, Unlarakıtanlar v.b. gibilerin yaptıklarından daha çok; meclis oylaması yeter.
Hırsızdır.
Değildir.
“Hırsız” diyenler,
“Demeyenler”
Oylama bitmiştir.
Hırsız değiller.
Böylece hepsi aklanmıştır.
Milleti temsil eden vekillere meşru (benimsenen, adil) olan millete de adil midir?
Bana sormayın: Bunların hepsi de sağcı ve milliyetçiyim diyenlerden çıkıyor diye.
Herkes, kendisini temsil eden toplumdan çıkar ve kendisine uyan bir akım (ideoloji) içinde olur da ondan.
Sosyalistlerin içinden bencil ve hırsız çıkmaz.
İnsanlar sosyalist oldukları için dürüst, paylaşımcı, yapıcı v.b gibi özellikler edinmemişlerdir. Bu özellikler bu insanlarda zaten var olduğu için sosyalist olmuşlardır. Bu özellikler olmasaydı; sosyalist olamazlardı ki...

Soykırım (soykırımı): Siyasal ya da dinsel ereklerle, ırk ya da dince ayrı bir insan topluluğunu ortadan kaldırmayı amaçlayan öldürüm. (Çağdaş Yayınları, Ali PÜSKÜLLÜOĞLU, Öztürkçe Sözlük Genişletilmiş 8.baskı).
Türkiye Cumhuriyeti Halkı’na bugün batılı emperyalistlerin, Osmanlı İmparatorluğu’nun da bulunduğu 1.Dünya Savaşı’nda güya Ermeni Halkı’na uyguladığı eylem. Avrupa’nın ve ABD’nin onlarca yıl bekledikten sonra, birden bire nedense akıllarına gelir. Daha önceleri akılları neredeyd? Sanki Amerika ve Avrupa Halkları çok masum?.. Amerika; Mayalar, Aztekler ve İnkalar’ın kanları üzerine kurulmamış. Avrupa, Haçlı Seferleri’ne katılmamış?.. Engizisyon (din mahkemeleri), Avrupa’da doğmamış? Birinci Dünya Savaşı’nın çıkış yeri neresidir?
Ermeni Soykırımı neden siyasallaştırılmak istenmektedir. Osmanlı İmparatorluğu’nu paylaşmayı başaramayanlar, Türkiye’yi mi paylaşmak istiyorlar? Türkiye tektir. Ben Türkiye’yim. Atatürk, kalbimde ve beynimdedir. Beni yenemezler. Saldırganlığı bilmem ama savunmasını çok iyi bilirim.
Çarlık Rusya’sı bu savaşta yok muydu? Çarlık Hükümeti elini kolunu mu bağladı? Osmanlı İmparatorluğu ile savaşmıyor muydu? Bu savaşta propaganda olarak, Osmanlı Ermenilerini bir savaş malzemesi olarak kullanmadılar mı? Rus Çarının Ermenilerin kurtulmaları, bir devlet kurmalarındaki çıkarı neydi? Çar Hazretleri, ‘’siz Sayın Osmanlı Ermenileri; biz, Osmanlı Ordusu ile savaşırken sakin bir şekilde bizim, sizi, Osmanlılardan kurtarıp, bu topraklarda bir büyük Armenia Ülkesi kurup, armağan edeceğim’’ mi demiştir?
Ve bizim de içimizdeki Ermeni kardeşlerimiz sessiz mi durdular?
Atatürk (o zamanki adı: Mustafa KEMAL), tüm dünyaya seslenerek; bağımsız ülkelerden, Ermeni soykırımıyla ilgili iddiaların araştırılması için komisyonlar davet etmedi mi? Avrupa ve ABD o zamanlar neredeydi? Ermeni soykırımı Amerika’yı ve Avrupa’yı ne ilgilendirir? Tam da Mustafa KEMAL’İN görev zamanında hemde...
Vatanımızı savunurken, düşmana destek olanlara ne yapmamız gerektiğini Avrupa veya Amerika’dan mı sormamız gerekiyordu? Kendileri bizim yerimizde olsalardı, bize mi soracaklardı? Galiba, Amerika ve Avrupa’nın insanlarınca vatanını savunmak suç; vatanını satmak, ihanet etmek kutsal olsa gerek ki, bugün bizi suçluyorlar.
Bu olaylardan Avrupa’nın ve ABD’nin suçları yokmuş gibi, Osmanlı İmparatorluğu suçlanıyor. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkıldığından haberleri yok mu? Olmayan bir Osmanlı İmparatorluğu’ndan nasıl hesap soracaklar? Şu an hukuken Türkiye Cumhuriyeti var. Bu Cumhuriyet, her ne kadar Osmanlı’nın kalıtları üzerine kurulmuşsa da; olaylarda hiçbir suçu yoktur. Türkiye Cumhuriyeti zamanında hiçbir soykırım olmamıştır. Lideri; ‘’yurtta barış, dünyada barış’’ sloganı ile bir dünya barışını, bir dünya lideri olarak, tüm dünyaya bağırmıştır. Avrupa, ABD ve dünyanın kulağı sağır mıydı?
Varsayalım ki; Osmanlı İmparatorluğu zamanında atalarımız soykırım yapmıştır. Bu, atalarımızın suçudur. Ben, barış içinde yaşıyorum ve felsefem de budur. Şimdi, benim farklı kimlikli babamın suçunun cezasını insan haklarının kaynağıyım diyen ülkelere soruyorum: ‘’Benim, kişisel olarak suçum ne? Hangi hukukta, birisinin suçu yüzünden bir başkasına ceza vermek vardır? Şu an ki yasalarında böyle bir ceza var mı? Eğer böyle bir ceza varsa; kendilerinin de en az benim kadar suçlu olduklarını hatırlatırım.
Tam yazıyı bitireceğim; İsrail, Filistin ve Irak aklıma geldi. Irak halkı, Amerikan Özgürlüğü ile güller gibi yönetiliyor. Amerika da insan hakları ve özgürlük o kadar çoktu ki. Bu özgürlükten birazını değil de, fazlasını Irak’a, ‘bu özgürlük bizden ırak olsun, yerine petrol gelsin’ diye vermiştir. İyi ki, böyle özgürlüğü bedava dağıtan başka bir ülke yok. İdam cezası… Acaba Amerika’yı da birileri özgürleştirir mi?

BİR DELİNİN DÜŞÜNCELERİ adlı eserden alınmıştır

 Başlangıçta bu ne kadar doğru bir söz olmaktadır. Atatürk’ün fikirleri ile Adolf HİTLER’İN fikirlerine de aynı saygıyı mı göstermeliyiz? Her ikisi de liderdi. Birisi saldırgan, milyonlarca insanın katili ve ülkesini ikiye böldü. Birisi de savunmacı, yapıcı, yaratıcı, akımlar sözlüğünde Kemalizm’i ve yepyeni bir ülke yarattı. Bu iki lidere de aynı saygıyı mı duyacağız? Eğer aynı saygıyı gösterirsek; sokaktaki bir serserinin, sarhoşun, katilin de kendine özgü fikirleri olacaktır. Onlara da aynı saygıyı göstermemiz gerekecektir. Evrensel düşünen bir insanın fikirlerine karşı bir çeşit saygısızlık olmaz mı? Biz, düşünceye mi, insana mı saygı göstermeliyiz, önce buna yanıt verelim. Daha sonra da hangi insanın düşüncesine saygı göstereceğimize karar veririz. Saygı duyduğumuz bir düşünceyi de uygulamamız gerekir. Uygulamadıktan sonra, o düşünceye saygı duymanın da hiçbir anlamı yoktur.

BİR DELİNİN DÜŞÜNCELERİ adlı eserden alınmıştır.

İnsan bilmek zorundaydı. Bu zorunluluk; insanı devamlı araştırmaya, incelemeye, düşünmeye, çalışmaya zorladı. Bu da bizim insan olarak varlık nedenimizdir. Merak, bilmeyi zorluyordu. Bu, öylesine bir zorlamaydı ki; bilimsellik bile önemli değildi. Önemli olan, o zamanki insanların bilgi ufkuna yanıt vermesiydi. O zamanki bilinemezlere verilen yanıtlar, bugün bize yetmiyor. Eskiden yer Tanrı’sına inananlar varken, bunlar bugün yoktur.Yer sarsıntısı olduğu zaman insan buna bir isim verdi: DEPREM. Bu depremin nedenlerini hemen bilemezdi. Bu yersarsıntıları kendisi gibi bir çaresiz insan eliyle olamazdı. Bu neydi, bunu yapan güç kimdi? Buna da bir isim bulmakta gecikmedi. Bunu yapan çok güçlü olmalıydı: Yer Tanrı’sı. Yer Tanrı’sı yeri sarsabilirdi. Hafif sarsıntıları, bir uyarı, şiddetli sarsıntıları ise, cezalandırma gerekçesi saydı. Cezalandırmaları kabullenemezdi. Peki, ne yapmalıydı? Bu güçlü ve görülmez ve görünemez yer Tanrı’sına adaklar adayıp, yalvarışlarda bulundu. Bu olağanüstü yer Tanrı’sı, insan seviyesine inip onlarla konuşamazdı ama onlara bir sinyal verebilirdi. Nasıl olsa insanlara zeka vermişti. Bu akıl boşu boşuna verilmemişti. İnsanlar çözmeliydiler. Bu Tanrı kızdırılmamalıydı. Bu güçlü, görülmez Tanrı her adağı kabullenemezdi. Sıradan bir adak olamazdı. Bu, insanlar için en değerli hediyeler olmalıydı: Genç ve güzel kızlar.  Bu uğurda nice genç kızlar bu yer Tanrı’sına kurban edildi. Bu gün biz depremlerin nedenlerini biliyoruz. Bu yer olgularına yalvarıp kurbanlar sunmuyoruz.  Bu yer Tanrı’sı bugün nerededir? O gün bu yer Tanrı’sını yaratan insan, bu gün öldürdü. Depreme yer Tanrı’sı diyen insan, bu Tanrı’yı kendisi yaratmadı mı?

BİR DELİNİN DÜŞÜNCELERİ adlı eserden alınmıştır.

Her mahallede bakkal vardır ve bu bakkalların yakınında oturan bakkal malı satıcıları, kendi firmaları tarafından, -sözde- yemek kartı olarak; TAKURT, TIKIRT  v.b gibi alış-veriş kartı verirler.   Böyle bir uygulama başlangıçta oldukça iyi görülmektedir. Sizi kutlarız. Ancak; zamanla bu kartlar amaçlarının dışında kullanılarak, kullanıcılarına yabancılaşmaktadır.   Bu kartları veren kuruluşlar küçük burjuvayı sevmez; kapitalist ve emperyalistleri sever. Bu nedenle bu kartları büyük marketlere verirler. Doğal olarak; yemek kartı amacıyla verilen bu kartlar, yemek dışında, alış-verişte kullanılır. Bunların makineleri büyük marketlerde vardır.   Komşumuz, bakkal malı satıcıları, bakkalına mal satar, para kazanır ve bu kazandığı parayla da bakkalının rakibi olan büyük marketlerden alış-veriş yapar. Bakkal, komşusu satıcı da bakkalın müşterisi iken, bu durumda bakkal müşterisini kaybetmiştir. Bu durum; bakkala hakarettir, ticari etikle çatışmaktadır. İnsanlık ve komşuluk ilişkileri bitmiştir. Hangi yüzle bakkalına mal satacaktır?   Satıcı ile bakkal yabancılaşmaktadır.   Bunu düşünen sayın büyük firma yöneticileri bu kadar basit bir gerçeği düşünemediler mi? Güçlü ve yabancı marketlere destek olurken; komşusu olan BAKKAL AMCA’ya yük olmaktadırlar.   Tek taraflı düşünür ve davranırsak, bu, bencillik olur.   Ben birçok satıcıyı kovuyorum. Bana mal satın, alış-verişinizi başka yerden yapın. Yok öyle yağma.’Git, malını da alış-veriş yaptığın markete sat’ diyorum. Haksız mıyım?   Benim bu davranışımın gerçek suçluları firma yöneticileridir. Cezalandırdığımız da satıcıları olmaktadırlar.  Bazı ürünlerinizde kampanya yapmaktasınız. Bundan da küçük bakkallar yararlanamıyor. Örnek:5 Koli alana, 1 koli bedava. Bu beş koliyi alamayanları düşünüyor musunuz? Bunlar; sizin BAKKAL AMCA’nızdır.   Bu tür kampanyaları neden yaptıklarını kendileri çok iyi biliyorlar. Bu kampanyalarda genelin çıkarı yerine, kendi çıkarları yatmaktadır. Bu da yine büyük bakkallara yaramaktadır.   Zor durumda kaldığınızda, yardım istediğiniz BAKKAL AMCA ölmüş, öldürülmüştür. Büyük firmaların küçük hesapları yüzünden BAKKAL AMCA yok edilmiştir. Kendilerini büyüten BAKKAL AMCA değil mi? Böylece kendilerini büyütenlerini öldürerek, yok ederek ticari olarak da kendilerine yabancılaşmışlardır. Büyük firmalar; büyümeden önce küçüktüler. BAKKAL AMCA’nın bu büyümede katkısı yadsınamaz.   Büyük firmalar; büyüttükleri kapitalist ve emperyalist marketlerle mal satarken zorlanmalarının nedeni budur?   Bu tür uygulamalara son verilmesini istiyoruz. Bakkalınıza sahip çıkınız. Bir gün siz de BAKKAL AMCA olabilirsiniz.

Bağnazlık, yobazlık anlamına gelir. Fundamentalizm yalnız dinsel değildir. Irksal da olur. Bir şeyde sonuna kadar körü körüne direnmektir. Örneğin, son zamanlarda İsviçre'de ortaya çıkan bir tarikatın mensupları topluca intihar etmişler; Bu fundamentalizmdir. Bu Müslümanlar'a özgü bir olay değildir. Bosna-Hersek olayları karşısında Avrupa'nın tepki göstermemesi, olaya müdahale etmemesi; bunun aksine Kuveyt olayında hemen müdahale etmesi bir Hıristiyan fundamentalizmidir. Budistler'in Hindistan' da bir Müslüman camiini yakmaları bir fundamentaliımdir. Bu yakınlarda Müslümanlar'da biraz daha fazla hoşgörüsüzlük var. İran, Suudi Arabistan ve yakınlarda Cezayir'in gittiği yol budur. Türkiye'nin bugünkü durum devam ederse gideceği son durum budur. (Aziz NESİN).

4 Şubat 1949: Meclis'te ezan.
15 Şubat 1949: İlkokullarda isteğe bağlı olarak din dersleri öneriliyor.
1 Mart 1950: CHP hükümeti, Tekke ve Türbelerin Kapatılmasına Dair 677 sayılı yasayı yürürlükten kaldırıyor. Türk büyüklerine ait olanlar ve sanatsal değer taşıyanlar Milli Eğitim Bakanlığınca halka açıldı. Açılan türbe sayısı ilk aşamada 19.
12 Nisan 1950: Mareşal Fevzi Çakmak için düzenlenen cenaze töreninde gericiler dini siyasete alet ederek gövde gösterisi yapıyor.
29 Mayıs 1950: Başbakan Menderes, sadece 'Millete mal olmuş
devrimlerimizi saklı tutacağız' diyerek irticaya ilk işareti veriyor.
16 Haziran 1950: Ezanın Arapça okunması yasağı kaldırılıyor.
5 Temmuz 1950: Radyoda dini program yayınlama yasağı kaldırılıyor.
21 Ekim 1950: Milli Eğitim Bakanlığı, okullarda din derslerinin zorunlu olmasına karar veriyor.
3 Aralık 1950: Arap harfleriyle tedrisat yapmak için gizli ya da aleni dershane açanlar hakkında 23 Eylül 1931 günlü, 12073 sayılı kararnamedeki yasaklama kaldırılıyor. Böylece Kuran kursu ve imam hatip okullarına yeşil ışık yakılıyor.
1953: Köy Enstitüleri, İlk öğretmen Okulları'na dönüştürüldü.
1953: Yasa değişikliği ile 'siyasi yayın ya da beyanlarda bulunmak, öğretim üyeliğinden çıkarılmaya neden olan bir suç' sayılmaya başladı.
1954: 25 yılını dolduran öğretim üyelerinin emekliye ayrılmasını sağlayan yasa ile öğretim görevlilerini bakanlık emrine alan ya da görevden uzaklaştırmayı sağlayan yasa çıkarıldı.
1955'te Başbakan Menderes, DP Meclis grubunda arkadaşlarına: 'Siz öyle güçlüsünüz ki, şu anda isterseniz Anayasa'yı bile değiştirebilir, hilafeti bile getirebilirsiniz.'
Menderes, 1956'da Konya'da halka: 'ortaokullara din dersleri konulacağını' açıklıyor.
13 Eylül 1956: Ortaokul ders programlarına seçmeli din dersleri konuyor.
Başbakan Menderes, 1957'de Ödemiş'te halka yaptığı konuşmasını bir kasaba imamı gibi bitiriyor:
'Allah, münafıkların şerrinden hepimizi korusun.'
Genel seçimler yaklaşınca hızını alamıyor ve seçmene şu vaatlerde bulunuyor:
'İstanbul'u ikinci bir Mekke, Eyüp Sultan Camii'ni de ikinci bir Kabe yapacağız.'
14 Şubat 1957: Başbakan Menderes, Ankara'da Kocatepe Camii'nin yapımı için Cami Yaptırma Derneği'ne 100.000 TL bağış yapıyor.
19 Mayıs 1957: Kayseri'de halka yaptığı açıklama Menderes ,
'DP'nin iktidarda olduğu yedi yıl içinde yeni 15.000 cami inşa
edildiğini ve başta Süleymaniye olmak üzere 86 caminin onarıldığını, Süleymaniye'nin 500'üncü yıl dönümünü kutlamak için Müslümanların İstanbul'a davet edileceğini' söylüyor.
1957 - 1958: Liselere seçmeli din dersi kondu.
1959: Din dersleri öğretmeni yetiştirmek için Yüksek İslam Enstitüsü açıldı.
26 Haziran 1965: Milli Eğitim bakanı Cihat Bilgehan, 'İmam hatip
okullarını bitirenlerin, ilkokul öğretmeni olabileceklerinin' müjdesini veriyor.
15 Nisan 1966: Atatürk büst ve heykellerine karşı gericilerin saldırıları sürüyor.
17 Mayıs 1967: İmam hatip okullarını bitirenlere üniversitelere girme hakkı tanınıyor.
20 Ağustos 1967: İzmir'de İslam Enstitüsü'nün temelleri Başbakan Süleyman Demirel tarafından atılıyor.
Aralık 1967: Meclis'te iftar yemekleri verilmeye başlanıyor.
21 Şubat 1968: Milli Eğitim Bakanı İlhami Ertem, 'Hükümetimizin amacı her ilde bir imam hatip okulu açmaktır' diyor.
19 Şubat 1969: Mehmet Şevki Eygi adlı emperyalizm fedaisi ABD'nin 6. Filosu'nu protesto eden yurtsever gençler üzerine 'ABD bizim Kabemiz, cihada hazır olun' sloganları ile dincileri saldırtıp o günün tarihlere 'Kanlı Pazar' olarak geçmesini sağlıyor.
1 Ekim 1969: Seçimlere bir gün kala Adalet Partisi'nin kır atlı Kuran dağıttığı haberleri basına yansıyor.
26 Ocak 1974: Milli Selamet Partisi genel seçimlerden 48 milletvekili ile çıkıyor.
1974 - 1977: Din kültürü ve ahlak dersi zorunlu kılındı.
1975-1976: Bir yıl içinde 70 imam hatip okulu açılıyor.
1976-1977: Bir yıl içinde 77 imam hatip okulu daha açılıyor.
1977-1978: Açılan bu imam hatipler yetmemiş olacak ki bir yıl içinde 86 tane daha açılıyor. Bu üç yıl boyunca Başbakanlık koltuğunda Süleyman Demirel.
Kahramanmaraş'ta 21-25 Aralık 1978 tarihleri arasında oluşan olaylarda resmi açıklamalara göre 111 kişi ölmüş, yüzlerce kişi de yaralanmış... Sol parti ve dernek binaları ateşe verilmiş, Müslümanlar cihada çağrılarak duvarlara 'Allah için savaşa, Müslüman Türkiye' sloganları yazılmıştı. Buna karşın Süleyman Demirel, şunları söylemişti:
'Bana sağcılar, milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz'
12 Haziran 1979: MSP Genel Başkanı Necmettin Erbakan şunları söylüyor: 'Hafta tatili Cuma günü olmalı. Nikahı müftüler kıymalı. Mekteplere Kuran dersi koymalı. Bu milletin mektep kitapları niye Allah adıyla başlamıyor?'
4 Temmuz 1980: Çorum Katliamı gerçekleştiriliyor. 58 kişi katledilirken başbakan Demirel 'Çorum'u bırakın Fatsa'ya bakın!'
diyerek 'solun kalesi' diye anılan Fatsa'yı hedef gösteriyor.
22 Temmuz 1980: Kemal Türkler'in öldürülmesi.
7 Eylül 1980: MSP' nin Konya'da düzenlediği mitingde yobazlar tarafından şu sloganlar atılıyo: 'Dinsiz devlet yıkılacak... Şeriat gelecek... Laiklik dinsizliktir... Anayasa Kuran... Ya şeriat ya ölüm... Cihada hazırız...'
Ve 12 Eylül 1980: Amerika'nın fedailiğine soyunan, Amerikalıların 'bizim çocuklar' dedikleri generaller tarafından darbe yapılarak tüm siyasi parti ve dernekler kapatıldı. Demokrasi güçlerine karşı toptan bir seferberlik başlatıldı. Dizginlerini koparan zor, zulüm ve işkence doruğa çıktı. Ülkenin aydınlanmacı birikimi üzerinden silindir gibi geçildi.
Bu satırların yazarı bile bundan payını alarak 92 gün işkence gördü. Ulusal birlik yerine dinsel birliği öne süren, ulus yerine ümmet anlayışını ön plana çıkaran, günlük konuşmalarını bile dinsel motiflerle süsleyen gerici 12 Eylül'ün darbesinin mimarı Kenan Evren,10 Ağustos 1981 tarihinde Çanakkale'de yaptığı konuşmada 'Muhterem din adamlarının elini öpeceğiz' diyordu.
Darbe rejimi, 2842 sayılı yasayı 16.6.1983 tarihinde yürürlüğe koyarak bu yasanın 10. Maddesiyle İmam Hatip Lisesi mezunlarının yükseköğretim kurumlarına girmelerini sağladı. Bununla da yetinmeyerek, 1983 yılında 1739 sayılı yasanın 31. maddesinde yaptığı değişiklikle, cami imamı olarak yetişenlerin okullarda öğretmen olmalarına yasal dayanak hazırlandı.
12 Eylül'de gerçekleştirilen Amerikancı darbeden sonra İsmet İnönü'nün oğlu veto edilerek seçimlere katılması engellenirken Nakşibendî tarikatının üyesi olan Turgut Özal'ın Çankaya'ya kadar tırmanması sağlandı. Nitekim Özal'ın, '12 Eylül olmasaydı iktidara gelemezdik' biçimindeki açıklaması 14.8.1987 tarihinde basına yansıdı.
Mart 1987: Demirel, Öğretim Birliği Yasası'nın bir devrim yasası olduğunu ve değiştirilmesinin olanaksız olduğunu göz ardı ederek şunları söyler: 'Siyasetin emrinde din değil, başka hakların kullanılmasına yaptığı gibi, siyaset dine hizmet edecek. Bunda yadırganacak bir şey yok....Tevhidi Tedrisat Kanunu bir semavi kitap değildir. Şayet Kuran kursları ve din eğitimi bu kanuna ters düşüyorsa, yanlış olan din eğitimi değildir. Tevhidi Tedrisat Kanunu'dur. Laiklik çiğneniyor diye yapılan tartışmalar, bir yerde din ve vicdan hürriyetinin kullanılmasını baskı altına almaktır.'
1989: TCK' nın Türkiye'de din devleti kurulmasını suç sayan 163.maddesi kaldırıldı. Bu maddenin kaldırılmasına karşı çıkan aydınlar birer birer öldürülmeye başlandı.
28 Aralık 1989: Üniversitelerde türban serbest bırakıldı.
31 Ocak 1990: Prof. Dr. Muammer Aksoy'un öldürülmesi.
7 Mart 1990: Çetin Emeç'in öldürülmesi.
4 Eylül 1990: Turan Dursun' un öldürülmesi.
6 Ekim 1990: Prof. Dr. Bahriye Üçok' un öldürülmesi.
24 Ocak 1993: Uğur Mumcu, 'İmam-Subay' başlıklı yazısından iki gün sonra öldürülmesi.
2 Temmuz 1993: Sivas'ta her yıl geleneksel olarak düzenlenen Pir sultan Abdal Kültür Etkinlikleri'nin 3. gününde, Müslümanlar ortalığı kana buladı. Ülkemizin yetiştirdiği en değerli aydın, düşünür, bilim adamı, sanatçı ve edebiyatçılardan 37 kişi diri diri yakıldı. Çoğu çevre illerden gelerek Madımak Oteli' ni ateşe verenlerin attığı ortak sloganlar:
'Zafer İslam'ın... Cumhuriyet Sivas'ta kuruldu, Sivas'ta yıkılacak!.. Şeriat gelecek zulüm bitecek... Kahrolsun laiklik...'
27 Mart 1994: yerel seçimlerle RP'nin yükselişi. 22 ildeki belediyelerin, Anara ve İstanbul'daki anakent belediyelerinin tüm olanakları RP'nin eline geçti. Bunlar, iktidar yolunda önemli kilometre taşları...
Erbakan, 'Refah iktidara gelecek. Sorun ne? Geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı? Kanlı mı olacak? Kansız mı? 60 milyon buna karar verecek' diyordu.
5 Nisan 1994 tarihli kararlarını ilan ederken 'son sosyalist devleti de yıktık' sözleriyle Kemalizm'in sosyal devlet alanında sağladığı kazanımları anlatılıyordu.
10 Kasım 1994: Anıtkabir'de Atatürk'e çirkin bir saldırı yapıldı.
Saldırgan, 'Taşlara, kemiklere secde etmeyin. Taşlar sizi kurtaramaz. Kur'ana davet ediyorum.' diye slogan attı.
11 Ocak 1995: Onat Kutlar' ın öldürülmesi.
9 Ocak 1996: Metin Göktepe' nin öldürülmesi.
1997: Refah Partili Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız, 'Laiklere şeriat enjekte edilecek' diyordu.
1997: Şevket Yılmaz , 'Allah'ın size soracağı soru şöyle: Küfür düzeninde İslam Devleti olsun diye niye çalışmadın?'
Hasan Hüseyin Ceylan, 'Bu vatan bizimdir, rejim bizim değildir kardeşlerim. Rejim ve Kemalizm başkalarınındır. Türkiye yıkılacak beyler!'
Kayseri Belediye Başkanı Şükrü Karatepe, 'Bu törenlere içim kan ağlayarak katılıyorum. Bu düzen değişmeli. Bekledik, biraz daha bekleyeceğiz. Gün ola harman ola. Müslümanlar içlerindeki hırsı, kini eksik etmesin.'
Şanlıurfa Belediye Başkanı Çelik, 'Ben kan dökülmesini istiyorum. Demokrasi böyle gelecek, fıstık gibi olacak.' diyorlardı.
Ve sonunda Şubat 1997... Özal'ın halefi olan Başbakan Necmettin Erbakan, Başbakanlık Konutu'nda verdiği iftar yemeğine Türkiye'nin en ünlü din baronlarını davet ederek, toplumsal gerilimi tırmandırdı.
Laikliliğin tanımı bile değiştirilerek, 'laiklik, din özgürlüğüdür'; 'din ise birleştirici ve gereklidir' denilmeye başlandı. Eğitim yoluyla bu ülkede, 'iktidar olursak, içkinin içilip içilmeyeceğini referanduma götürürüz' diyen Tayyib Erdoğan gibi şeriat özlemcisi kafalar yetiştirildi. Bu kafa sahipleri, iktidar olup cesaret ettikleri takdirde çarşafı, Arap alfabesini, dört kadın ile evlenmeyi de referanduma götüreceklerinden, bir yandan uluslararası yeşil sermaye gücü, öte yandan da din istismarı yoluyla bunu topluma kabul ettirip uygulayacaklarından, artık hiç kuşkumuz kalmadı.
21 Ekim 1999: Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı' nın öldürülmesi.
18 Aralık 2002: Prof Dr. Necib Hablemitoğlu 'nun öldürülmesi.
Şimdi ise Sevr kapımızın eşiğinden sırıtıyor!

*Bütün dünya bilsin ki, benim için bir yandaşlık vardır: Cumhuriyet yandaşlığı, düşünsel ve toplumsal devrim yandaşlığı. Bu noktada yeni Türkiye topluluğunda, bir bireyi bunun dışında düşünmek istemiyorum.* 1924 M. KEMAL ATATURK

'Siyasetle ilgilenmeyen aydınları bekleyen kaçınılmaz sonuç, cahiller tarafından yönetilmeye razı olmaktır.'
EFLATUN